12 Ağustos 2016 Cuma

'Cafe Society' Eleştirileri


Sinematopya - Woody Allen’dan Şaheser: Café Society (2016)

2016 Cannes Film Festivali’nin açılış filmi olarak gösterilen Café Society, Woody Allen’ ın senaryosunu yazıp yönettiği çarpıcı bir film olarak göze çarpıyor. Hollywood dünyasının 1930’lu yıllarına geri dönüş yaptığımız filmde Jesse Eisenberg, Kristen Stewart, Blake Lively, Parker Posey, Steve Carell, Corel Stoll ve Sheryl Lee gibi birbirinden seçkin isimler rol almış. Tiyatro dünyasının da vazgeçilmez ismi olan Allen, bu filmini teatral bakış açısından yola çıkarak yazdığı için konuda beliren dönemsel görüntüler şahane görüntü kalitesiyle izleyiciye ulaşıyor. Café Society’nin görüntü yönetmenliğini üç Oscar Ödüllü Vittorio Storaro üstlenirken, kostüm ve dekor tasarımı olarak film epeyce ses getirecek özelliğe sahip.

Café Society 1930’ların New York ve Hollywood’unun panoramik dünyasına yolculuk yaparak, 2016 yılında kimselerin bilmediği tozlu görüntüleri yalın çıplaklıkla anlatmış. Woody Allen’ın anlatıcı kimlikte o dönemi yaşayarak bizlere sunması film için bir artı puan daha demek. Temizlik ve titizlik hastası yaşlı yönetmen, filmlerine ve senaryolarına aynı duyguları vererek eğildiği için Café Society’de dönemsel görüntüleri kusursuz, Hollywood içi ilişkileri berrak halde beyazperdede gösterebiliyor. Allen ince işçilik örneği gösterdiği filminde mücevher taciri (aslında buna mafya diyebiliriz) bir ailenin en küçük oğlu olarak Bronx’da doğan Bobby Dorfman’ın (Jesse Eisenberg) Hollywood’a gidişini, oradan da New York’a dönüşünü izliyoruz. Tabi bu gidiş, içinde büyük bir merak barındırırken, Hollywood dönüşü Vonnie (Kristen Stewart) ile aşk yaşayan Bobby’nin yaşamındaki değişimi duygusal açıdan görüyoruz. Filmi iki bölümde değerlendirmeliyiz. Birinci bölümde Hollywood dünyasına dayısının yanına giden genç, heyecanlı Dorfman gözümüze çarparken; ikinci bölümde New York’ta artık olgunlaşmış, dayısı Phil’in (Steve Carell) aşık olduğu kadından kaçıp kendisine yeni bir dünya kurmaya çalışan olgun Dorfman karşımızda.

Milyonerler, play-boylar, profesörler, fahişeler ve gangsterlerle dolu Café Society mecrasında Woody Allen’ın 1930’lu yılların ihtişamlı, cafelerle dolu, lokantalarıyla, gece kulüpleriyle ünlü mekanlarını tasvir etmesi tek kelime ile muhteşem. Sofistike gece yaşamının sırlarını anlatan yönetmen, özellikle Hollywood’un yapay oyuncu-yönetmen-menajer ilişkilerini farklı pencereden göstermiş. Samimiyetsizliğin içinde kendini sanatçı zannedenler ve sadece popülerlik üstüne hayat kurgulayanlar filmde yerden yere vurulmuş. Bu yapılırken Bobby ve Phil konudaki önemli örnek oluyor. Phil, kendi karısından sıkılıp ilk görüşte aşık olduğu sekreterine bağlanıp hayatını onunla kurgulamak istiyor. Bobby ise bilmediği Hollywood’u Vonnie’den öğrenirken aşkın doğasını ister istemez tadıyor. Tabi bu arada Bobby’nin abisinin New York’ta karanlık işlere girmesi ve mafya örgütüne liderlik yapması konuyu o dönemin mafya-devlet ilişkisine sürüklüyor.

Phil rolünde Steve Carell gerçek anlamda bir karakter oyuncusu. Yeğeninin bilmeden Vonnie’ye aşık olmasını doğal karşılayıp, sevdiği kadını elinde tutmak için hayatından vazgeçen karakteri öylesine vurucu oynuyor ki, film onunla beraber Hollywood’un öteki dünyasına sürükleniyor. Pespaye sinema yıldızları sadece şöhret peşinde koşarken menajer Phil onları temsilen önemli bir örnek. Bobby ise Jesse Eisenberg’in saf oyunculuğu yine karşımızda. Hollywood macerasında rolüne adaptasyon sorunu yaşayan Eisenberg, New York’ta yüksek prestijli Café Society hikayesini başlatırken kendi rol kimliğini bulabilmiş. Ve Vonnie’de Kristen Stewart; beni kendisine hayran bırakan kadın… Aşkın doğasını eksiksiz oynayan, vücut dilini muhteşem gösteren genç oyuncu filmin odak noktası olduğunun farkında. Woody Allen’ın konu boyunca Yahudilik ile alay edip, Tanrı’yla ironi yapması hepimizi güldürdü. Özellikle kendi senaryosunda kendisiyle alay etmesi ise komedideki en büyük olaydı. Kendisinin de Yahudi olduğunu düşündüğümüzde senaristin dini ögeleri ince alaya alması realist dünyanın gerçeklerini suratımıza bir yumruk gibi indirmiş.

Café Society, teatral konu yapısıyla sinemada Woody Allen’ın bir şaheseri olarak dikkatleri üzerine çekiyor. 1930’lu yılların kurgusal anlatımı, dönemsel işlenişi, dönemin sosyal olaylarının aktarılışı tek kelime ile kusursuz. Komedi ağırlıklı dram sizleri beyazperdeye bağlarken, özellikle son sahnedeki aşkın gösterilişi hepimizi derinden yaraladı.

Yaşam Kaya, Sinematopya


______________________________________________________________________________


Ranini - Cafe Society: Woody Allen biliğiniz gibi

Cafe Society Woody Allen’ın 47. filmi. Artık 80 yaşında olan sinemanın yaşayan efsanesi Allen enerjisinden hiçbir şey kaybetmeden üretmeye devam ediyor. Kendi dilini; “Woody Allen sineması” diyebileceğimiz son derece özel bir tarzı oluşturmuş olan Allen çektiği her filmle Hollywood ortalamasının üzerinde kalıyor, onun filmlerini kendi içlerinde değerlendirmek, birbiriyle kıyaslamak zorunda kalıyoruz. 69. Cannes Film Festivali’nin açılışını yapmış olan son filmi Cafe Society bugün gösterime girip seyirciyle buluşacak nihayet. Allen filmografisinde üst sıralara yerleşmeyecek olsa da yine çok özenle yazılmış ve yönetilmiş, hınzır, deyim yerindeyse “güzel” görünen bir fim var karşımızda.

Allen Cafe Society’de bizi Los Angeles’a, sinemanın kalbine; Hollywood’a götürüyor. Hollywood’un altın çağının başlangıcına, 1930’lara gidiyoruz. Stüdyoların büyümeye başladığı, starların bir bir sahneye çıkmaya başladığı şaşaalı günler. New Yorklu Bobby Dorfman babasının kuyumcu dükkanında çalışmaktan sıkılmış bir genç. Hollywood’da bir menejerlik ajansı yöneten dayısı Phil Stern’ün yanına gidiyor. Davulun uzaktan hoş gelen sesine kapılan Bobby, orada kendine bir iş bulup yeni bir yaşam kuracağına inanır. Dayısının güzel sekreteriyle şehri keşfetmeye çıkan Bobby, hem aşkın hem de Hollywood’un büyüsünün kucağına düşer. Ancak sevgilisi Vonnie, dayısı Phil ve kendisi arasında yaşanan bu kırılgan aşk hikayesi şevkini kıracak ve onu ilk göz ağrısı New York’a dönmeye mecbur bırakacaktır. New York’a döndüğünde gangaster abisinin işlettiği gece klubünde çalışmaya başlar Bobby. Hollywood’da istediğini bulamamışken New York’un gece hayatının tam merkezine yerleşir. Zenginler, politikacılar, bohemler derken kendine güçlü bir çevre yapar. Üstelik kendine çok güzel bir eş de bulur. Her şey yolunda giderken dayısı Phil’le evlenmiş olan Vonnie’nin çıkıp gelmesi ortalığı karıştıracak ve hayatı, kadınları ve şehirleri arasında seçimler yapmak zorunda kalan Bobby’yi zorlayacaktır.

Woody Allen’ı büyülü kılan ne varsa Cafe Society’de bulmak mümkün. Son derece sıradan diyebileceğimiz kahramanları ve onların hikayelerini alıp kıvrak zekası, hepimizi her zaman gülümsetmeyi başaran hınzırlığı ve ruhlarımıza tuttuğu aynayla karşımıza getiren yaşlı kurt tüm alameti farikalarını sunuyor yine seyirciye. Bobby Dorfman, Yahudi ailesi, sürekli birbirini yiyen anne-babası, mafya olan abisi, komünist bir üniversite hocasıyla evli ablası; hepsi tipik birer Allen kahramanı ve gerek birbirleriyle olan ilişkileriyle gerekse tadına doyulmaz diyaloglarla seyirciyi yer yer gülmekten kırıp geçiriyorlar yer yerse derin düşüncelere sürüklüyorlar. Kendisi de bir Yahudi olan Allen sinema tarihinin en güzel ve komik Yahudi şakalarını yazan insan desek abartmış olmayız herhalde. Özellikle Bobby’nin anne ve babası arasında geçen konuşmalar inanılmaz komik. Filmin bir yerinde geçen “Hayat sadist bir senaristin elinden çıkmış bir komedidir.” cümlesi Allen’ın kendisine yazdığı çok açık bir sözken kendini tanıtan bir sinemacının “Beni tanımamanız normal, Oscar da kazandım ama bir senaristim.” lafı da aslında tm filmlerin bel kemiği olan ama hep görmezden gelinen ve ikinci plana atılan metin yazımının önemine yine Allen tarafından yapılan bir atıf.

Diyalog yazımının en büyük ustası olan ve her zaman çok geveze filmler çeken Woody Allen sağlam kalemiyle bunu o kadar iyi başarıyor ki filmlerinin temposu çoğu zaman konuşmaların temposuyla doğru orantılı ve yine çoğu zaman seyirciyi asla sıkmayacak kadar yüksek. Cafe Society teknik anlamda da çok üstün özelliklere sahip bir film. 30’ların Hollywood’u, evler, kostümler, dekorlar, mekanlar hikayeye ve karakterlere öyle güzel yedirilmiş ki hem gözümüzü alamadığımız bir görsellik hem de metinle birlikte değişen renklerin, ışıkların, gölgelerin harika oyununu sunuyor seyirciye. Bobby’nin hayatının iki önemli parçasını, toyluk ve olgunluk dönemi arasındaki geçişi anlatan Los Angeles-New York aradındaki yolculuk, iki şehrin farkı ve Allen için anlamı da filmin bir karakteri haline gelmiş durumda. Allen sinemasının en büyük başrol oyuncularından biri olan New York yine kimi sahnelerde oyunculardan rol çalıyor demek mümkün. Allen Avrupa’yı gezdiği ve o şehirlerde geçen filmlerinden sonra yuvaya dönüp kendini en rahat hissettiği sularda yüzerek doğru bir hamle yapmış demek mümkün.

Anlattığı aşk hikayesindeki tutarsızlıklar, ahlaki konumlanmalar yine Woody Allen’a has ironik yorumlarla karşımıza çıkıyor. Kadın-erkek ilişkilerinde kadını koyduğu yeri, karakterlerinin olmak istemedikleri insanlara dönüşürken yaşadıkları ruhsal çalkantıları izlemek hem keyifli hem de kendinizi sorgulatacak cinsten. Kaçan, kovalayan, aldatan, aldatılan rolleri sürekli el değiştirirken hiç susmayan, hep konuşurken aslında hiçbir şey söylemeyen, söylemediği şeylerin arasına söylenebilecek her şeyi yerleştiren karakterlerin hali hayat, aşk, evlilikler, aileler, karmaşık ilişkiler ve bunların anlamları-anlamsızlığı hakkında ve genel olarak insanın var oluşuyla ilgili şahane tespitler içeriyor.

Allen filmografisi içinde ilk sıralarda yer almayacağı kesin olsa da vizyonda karşınıza çıkacak diğer tüm filmlerden fersah fersah ileride olduğu çok aşikar olan bu geveze masalı sinema perdesinde görme fırsatını kaçırmayın deriz. Woody Allen daha uzun yıllar yaşasın ve bize her yıl film çekmeye devam etsin. Üretkenliğine ve enerjisine, sinemaya olan aşkına ve kendi istediği filmleri kimseye aldırmadan sadece kendisi için çekmesine hayranlığımız sürüyor, hep sürecek. Ustaya şapka çıkarıyor, iyi seyirler diliyoruz.

Gözde Hatunoğlu, RaniniTV

______________________________________________________________________________


Beyazperde - Cafe Society: Geçen Yüzyılda Çekilmiş Gibi Cazibeli

Woody Allen'ın uzun metrajlı 46. filmini seyretmeye hazırlanırken kuşkusuz emin olduklarımız vardı: Filmsel zaman ve mekan ilişkisine dair dersler vereceğinden, hikayesini kusursuz bir tartımla sunacağından, çok sayıda karaktere yazdığı diyaloglarla onları geçmişleriyle birlikte, sosyal, sınıfsal, ahlaki olarak irdeleyeceğinden, olay örgüsünde en ufak bir açık bırakmayacağından, yine emindik... Ve yanılmadık! Ancak ne yalan söyleyelim, bugüne kadarki en yüksek bütçeyi (30 milyon dolar) kullandığı projesinde, bu denli kompleks bir öyküyle/sinemayla karşılaşacağımızı düşünememiştik... Bizi bir defa daha şaşırttı!

Allen, 1930'larda ülkenin doğu ve batı sahillerinde yer alan iki kentin, iki bölgenin karakteristik özelliklerini yansıttığı hikayesinin merkezine, genç Bobby (Jesse Eisenberg) ile yaşıtı Vonnie'nin (Kristen Stewart) aşkını yerleştiriyor. Daha da odaklanırsak, anlatıcının (tabii ki Allen) yardımıyla toy Bobby'nin gelişim ve değişimini takip ettiğimiz bir öykü olduğunu söyleyebiliriz. Bobby, tahmin edebileceğiniz gibi, eksantrik aile bireylerine sahip bir Yahudi... Ve, hınzır Allen tarafından önce ışıltı, şaşaa, ün, entrika, dedikodu, skandal, zenginlik, güzellik gibi kavramları yeniden tanımlayan Hollywood'un ortasına 'atılıyor'.

Bobby, yıldızların menajeri olan dayısı Phil Stern'in (Steve Carell) ajansında çalışırken, Vonnie ile tanışıyor ve aşk acısını en derinden hissediyor... Çünkü kararsız Vonnie'nin hayatındaki asıl erkek başkasıdır. (Allen'ın, kendisinden 38 yaş küçük karısı Soon-Yi Previn ile hedef tahtasına oturtulduğu geçmişine dair bir tür 'içini boşaltma' halini, Vonnie ile Phil arasındaki tutkunun içine yerleştirdiğini düşünüyoruz).

Bronx'a, evine dönen Bobby'nin, yeraltı dünyasının acımasız lideri ağabeyi ile birlikte işlettiği Café Society adlı, her türden zengini ağırlayan mekan ise, baş döndürücü parıltısıyla, dönemi simgeliyor: Spekülatörlerden politikacılara kadar uzanan kirli işleri örten bir konfor, gösteriş, tantana!

Allen, sadece 96 dakika uzunluğundaki filminde, iki kentteki eğlenceli ve çalkantılı hayatların neredeyse tüm karmaşasını aktarıyor...Bobby'nin ailesi ile çok sayıdaki yan karakterler aracılığıyla da, sekseninci yaşında da yanıtını bulamadığı ve bulamayacağı soruları ortaya atıyor; tabii ki kaygılarını ve rahatsızlıklarını, kah mizahi, kah melankolik şekilde dillendirmeye devam ediyor. Dokunduğu temaların çeşitliliği de çıldırtıcı: Şaibeli bir varlık olarak insan ve Tanrı ilişkisi, aşkın merhametsiz büyüsü, kötülüğün göreceliği, sadakat ve aldatma, tesadüflerin zalimliği...

"Café Society", öncelikle sinema hazzını alacağınız doygunlukta bir film. 35 mm. duygusuna hizmet eden ışık ve renk paleti, yine büyük bir ustanın dokunuşlarıyla oluşmuş: Vittorio Storaro (1940-) ile Woody Allen'ın bu ilk işbirliği, geçen yüzyılda altın çağını yaşayan sinemanın yüreğindeki sihri salona yayıyor, özellikle olgun yaştaki seyirciyi gönlünden yakalayıp geriye sürüklüyor.

Performanslara baktığımızda ise, hikayenin geçtiği dönemden çıkagelmiş gibi duran Kristen Stewart'ın, kendine özgü matlığıyla farklı olduğunu söylemek mümkün.

"Café Society", örneğin "Mavi Yasemin - Blue Jasmine" gibi bir yumruk etkisinde olmasa da, Allen'ın bir 'ara durak' filmi olarak şaşırtıcı dinamiklikte!

Filmin notu: 3,5

Ali Ulvi Uyanık, Beyazperde

______________________________________________________________________________


Filmloverss - Cafe Society: İhtişamın Altındaki Derin Boşluk

“Hayat, sadist bir yazar tarafından kaleme alınmış bir komedidir”

Bizim de heyecanımızla ortak olduğumuz ‘her sene bir film’ geleneğini bozmayıp yeniden tüm samimiyetiyle karşımıza çıkan Woody Allen, 47. uzun metrajlı filmi Cafe Society ile Mayıs ayında 69. Cannes Film Festivali’ni açtıktan sonra nihayet vizyonda seyircisiyle buluşuyor. Etkiledikleri sayesinde, zaten senede sadece bir film değil, nicesi ile kendini her daim hatırlatmaya devam etse de, yaşayan en büyük ustalardan biri olan Allen’ın, bilfiil yarattıklarını izlemek, konuşmak ve yazmak her zamanki gibi yalnız sinema aşkı hatırına bile apayrı bir tat veriyor. Dopdolu filmografisinde bilim-kurgudan, suç filmine, dramdan politik satire birçok türü deneyen ve hayat ile ölümün, aşk ile nevrozların bir aradalığı gibi, insani olduğu kadar gözardı edildiği için daha da korkutucu hale gelmiş temaları işleyip her defasında ustalıkla yansıtmayı başaran yönetmen, son filminde yine en çok kendisini örnek alarak eklektisizmin en güzel örneklerinden birini sunar. Fakat Cafe Society’nin önüne çıkan en büyük engel aslında yine Allen’ın kendisidir, çünkü izleyici her ne kadar filmde gördüğü dehaya yine ve yeniden hayran kalacaksa da, yönetmenin filmografisi içerisinde değerlendirdiği sürece beklediği etkiyi bulamayacaktır.

Woody Allen’ın beni ilk büyülediği an, Annie Hall’da (1977) Alvy Singer’ın (Allen) kameraya karşı konuşarak fıkra anlattığı açılış sahnesi ve hemen akabinde yine sesiyle başlattığı Manhattan (1979) olmuştur, o kendini bilen samimiyete yakın bulabildiğim ender yazarlardan biri de Charlie Kaufman’dır zaten ancak. Bu nedenle, Allen’ın beni en çok etkileyen filmleri her zaman, kendi oynasın ya da oynamasın, bir yazar olarak kendini, en gerçekçi kurgu içerisinde göstermekten ve yansıtmaktan çekinmedikleri olarak kalacaktır, birçokları için de böyle olduğuna eminim. Artık 80 yaşındaki yönetmeni filmlerinde oynarken göremesek de, onun yansımasını en iyi görebileceğimiz karakterler yaratması (en güzel örneği de Larry David olsa gerek) ya da karakterlerinin hepsine kendinden birer parça koyarak zaman zaman mazoşizme varan alaycı dilini, yazının başında geçen sözü de doğrularcasına işleme sokması sayesinde hep ona baktığımızı hissedebiliriz. Bu da bir bakıma o aynıyı büyüyü hissetmemizi tekrar ve tekrar sağlar her filminde. Gerek Cafe Society’de de duyduğumuz Allen’ın kendi anlatımından bir üst ses, gerekse de yüzeyde her zaman kendini hissettiren alaycı ve sinist tavırla, Allen hep orada bir yerde ve biz hep onunla baş başayız. Fakat, bu büyünün bile etkisi her zaman aynı olamaz.

Cafe Society, bizi 1930’ların sonlarına, artık her şeyden öte yıldızların ve isimlerinin önem kazandığı Hollywood’un Altın Çağı’na götürür. Allen’ın ve filmin kendine hayran bırakan sinematografisini borçlu olduğu Vittorio Storaro’nun ilk dijital film denemelerinde beraber ne kadar mükemmel bir iş çıkararak dönemin ışıltısını yansıttıklarında hem fikir olmamak elde değil. Bunun yanı sıra genelde filmlerden bahsederken isimlerin ne yazık ki pek zikredilmediği görevler olan prodüksiyon tasarımı ve kostümde Santo Loquasto ve Suzy Benzinger’in yine filmin bütününe yaptıkları katkının altı bilhassa çizilmeli. Güneşten sararmış Los Angeles, lüksün konuştuğu kokteyller, üst ses ve bizi o eski sinema deneyimlerine sürükleyen kurgu geçiş teknikleri, Hollywood’u anlatmak için adeta birer karakter haline gelirken, dönemin eşsiz müziklerinden oluşan şahane soundtrack albümü de nostaljiyi en derinden hissetmemizi sağlayarak ‘o an’ ile baş başa bırakır. Jesse Eisenberg ile Kristen Stewart’ı American Ultra’dan (2015) sonra tekrar başrollerde bir araya getiren Cafe Society, New Yorklu Yahudi bir ailenin genç oğlu Bobby Dorfman’ın (Eisenberg) bir iş bularak kendine yeni bir hayat kurma gayesiyle Hollywood’un başarılı menajerlerinden dayısı Phil Stern’ün (Steve Carell) yanına gitmesi ile başlar. Önemli yapım şirketleri ve yıldızlar arasında mekik dokuyan dayısının yoğunluğu nedeniyle geç olsa da güç olmadan istediği gibi bir şekilde kendine Hollywood’da bir yer bulan Bobby, kendisine çevreyi tanıtmakla görevlendirilen asistan Vonnie (Stewart) ile geçirdiği zamandan çok memnun kalır ve bir yandan kendisine önemli arkadaşlar edinirken öte yandan geliş amacından ziyade Vonnie’de bulduğu yakınlığa tutunur. Vonnie de yasak aşkı Phil’in kendisini terk etmesinin kırgınlığı ile Bobby’nin ilgisine bir fırsat verir. Fakat aşk dediğimiz, yine verilen kararların ardında kaybolarak ‘gerçekleşememiş’ bir ukde olarak kalır ve kendine kapatılması zor bir iz olarak yer buluverir.

Sadece son dönem Avrupa filmlerinde değil, her zaman şehri bir karakter olarak konumlandıran Allen, yine Bobby’nin kararları üzerinden yola çıktığı Los Angeles ve kendisine göre olmadığını düşünerek döndüğü New York’u, hem onun karakter değişimi, hem dönemi hem de kendi bakış açısını yansıtmak üzere kurgular. Los Angeles tıpkı Bobby’nin düşlediği ve deneyimlediği gibi rüyamsı, gerçeklikten uzak bir yerken, New York, aynı iki yüzlülüğü ışıklı gece hayatında ortaya çıkartsa da karanlığı ve masum aşkın imkansızlığını yüze vuruşu ile çok daha gerçekçi bir mekandır. Allen’ın Manhattan’da hem karakteri hem de kendisi için söylediği gibi, “New York onun şehriydi ve hep öyle kalacaktı” biz de en çok onun filmlerinden öğrendiğimiz New York’a aitliği anladığımızdan, kendisine çok uzak düşünemediğimiz Bobby’nin de filmin ikinci yarısında New York’a dönüşünü anlamakta güçlük çekmeyiz. Allen yine daha önce kendi hayat verdiği karakterlerindeki rahatsız, alaycı ve çekingen bir özgüven kaosunu burada da karakterine yedirir. Ama bu sefer sadece Bobby’de değil, Phil’de de görürüz onu. Vonnie’nin ‘ne olacağı belirsiz’ genç yerine ‘kendinden yaşça büyük ama oturmuş ve başarılı’ adamı seçmesi, sanki Allen’ın kadınlarını öyle gördüğünü de gösterir. Aşık halleri aslında çok benzese de, Bobby başta Phil’den çok uzak bir karakter gibidir, fakat New York’ta edindiği başarı, ün ve ‘heyecansız’ evliliği ile bir o kadar da ona benzemeye başlar, sadece ait oldukları şehirler farklıdır. İki yüzlülükle tanımladığı hayatın refahında gayet de güzel yaşanabildiğini fark ederek sorgulamayı kesen Bobby, bu yönüyle de röportajlarında genelde keyfinin yerinde olduğunu belirten Allen’ı hatırlatır bize, ama zaten çevresini ve kendini devamlı eleştiren bir insanın içinde olduğu bu çelişkiyi kabullenişindeki samimiyeti her zaman takdire şayandır.

Aşk, Annie Hall’da “ …Benim gibi birini üye yapacak bir kulübe ait olmayı, asla istemem. Bu, kadınlarla olan ilişkilerim açısından, hayatımdaki önemli bir fıkradır.“ diyen Allen için her zaman apayrı bir yerdedir. Bobby, başta bağlanma problemi olmayan, Vonnie’ye duyduğu sevgiyle aşkı kutsayan bir karakter olarak görülebilir. Fakat bana kalırsa onun gözünde gördüğümüz şeyin, anlatıldığı kadar rüyamsı bir aşk olmadığı, daha çok gerçek bir ihtiyaç ve devamında oluşan bir takıntı olduğu söylenebilir ki bu da Allen sinemasına daha çok yakışır nitelikte gerçekçi bir aşk tasviridir. Bobby, Vonnie’yi tıpkı onun gibi oraya ait olmadığını düşündüğü için severken, Vonnie de tam ihtiyacı olduğu anda beklediği ilgiyi gördüğü için karşılık verirken, akla yine Allen’dan ilham aldığını her zaman düşündüğüm Kaufman’ın benim için yüzyılın aşk hikayesini anlattığı Anomalisa’sı geliveriyor. Bobby ile Vonnie de herkes gibi aslında oraya aittirler ve Cafe Society’de karşılaştıklarında bunu kabullenmekten başka çareleri kalmaz. Yani bu öyle özel, mitolojik, efsanevi bir aşk hikayesi değildir, zaten hangisi öyledir ki? Lafta, hatta daha çok üst seste geliştiğini gördüğümüz aşk –bana kalırsa zaten kurduğu yapıya uygun olarak gerektirdiği şekilde karakter gelişimleri ve motivasyonlar açısından Allen’ın şaşırtıcı şekilde en yüzeysel işlenmiş filmlerinden biri olsa da– bir anda yön değiştirebilecek kadar basit olduğu gibi hayatı da allak bullak edebilecek güçtedir. Aşk üzerine büyük laflar edenlerden ziyade, Allen’ın bu olguya karşı kafa karışıklığını dile getirişi yine aslında en güzel seçenek. Fakat Cafe Society’nin en büyük problemi de, bunu merkeze almasına rağmen üzerine gerektiği kadar düşmeden, odağı dahil her şeyi biraz yüzeysel bir anlatımla sunması. Belki de Woody Allen’ın anlatmaya değer bulduğu bir hikayeden çok daha fazlasını beklemek bizim açgözlülüğümüzdür, ama he ne kadar hissiyatı yakalayabilsek de, ustanın bunu çok daha iyi kotarabileceğini bilirken biraz hayal kırıklığına uğramamak da elde değil.

Woody Allen, her zaman yazarlığı yönetmenliğinden çok daha üst bir yerde hatırlanacak, filmde geçen ‘ismimi bilmezsin, senaristim’ lafının genel geçer doğruluğunu kıran ender isimlerdendir. Fakat, Cafe Society, heyecan verici tüm ayrıntılarına rağmen Allen’ın karakterlerini ve hikayeyi yeteri kadar ortaya koyabildiği bir yapım değil, hatta bu sefer yönetimi bunu kat ve kat üstüne çıkıyor gibi. Öncelikle zaten hikayenin yeterince ilgi çekici olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Elbette herhangi bir öyküyü Allen’ın bakışından, onun dilinden izlemek başlı başına bir zevk. Fakat ‘basit’ bir aşk hikayesini, ne sıradanı mükemmel kıldığı ustalık dönemi başlangıcı filmleri gibi sade, ne de dönem hikayesi üzerine kurup da aldığı senaryo ödülleriyle de gösterdiği üzere altından başarıyla kalktığı Purple Rose of Cairo (1985) ya da Midnight in Paris (2011) gibi güçlü dallara tutunur şekilde kuramaması biraz şaşırtıyor. Allen, aşkı her zaman ardına gizledikleri ile ve güçlü metaforlar bağlamında ele alarak senaryolarını güçlü kılarkan, Cafe Society’nin ana hikayesinden çok, aşktan uzak yan öykülerinin biraz daha cezbedici olduğunu söylemek yanlış olmaz. Radio Days (1987) gibi çok karakterli, ve kendi deyimiyle bir roman gibi kurguladığı öykünün bu açıdan aslında işlediği görülebilir, ama bel kemiği güçlü olmadığı ve o ilgi çekici olduğu kadar iğneleyici detaylarla süslü yan hikayeler yeterli olmadığı için yine biraz eksik hissettiriyor. Her şeyi ancak biraz biraz birbirine bağladığı hikayesinde, sanki şehirlerin bile temsil ettikleri karakter özelliklerinin, sadece teğet geçmekle yetindiği Hollywood endüstrisinin ‘sıkıcı, kirli ve kurtlar sofrası’ haline araya ‘sıkıştırdığı’ harika gözlemlerle dikkat çektiği kadar hakkının verilmesine izin vermeyerek aç bırakıyor bu ayrıntıları Allen. Hem eksikliğini hissettiğimiz duygu yoğunluğu, hem de filmin üzerine kurulduğu dönemin en büyük özelliği olarak gösterdiği ikiyüzlülüğü yeteri kadar odak noktasına alamadığı için, aksine tam da bu ayrıntılardaki başarısıyla beyazperdeyi doldurarak Allen’ın son dönem şaheserlerinden biri olan Blue Jasmine’in (2013) gerisinde kaldığını belirtebilirim. Fakat öte yandan da, belki de sırf Allen olduğu için ve zekasını bildiğimizden, tüm bunları temelde yatan sinizmi, sıradanlığı, özel hissetme ihtiyacını, güzeller güzeli Blake Lively’ye bile bakmamızı engelleyen takıntıları, akıl karışıklığını ve ihtişamın altındaki o derin boşluğu gösteren ögeler olarak düşünmemek de elde değil.

Cafe Society, henüz fragmanlarıyla beklediğimiz kahkahaların haberini vermiş ve heyecanlandırmıştı. Elbette, bazen istemeden olduğunu söylese de kendisi, Allen mizahın ustalarından biri olarak görülmeye her zaman devam edecektir ve yine bizi hayal kırıklığına uğratmamıştır. Allen, sarkazmı kullanarak, en ciddi konuları, önce kendisine sonra onu olduğu kişi yaptığı kadar ondan uzak olan çevresini, ölüm korkusunu ve samimiyeti paylaşmıştır. Ama bunu da genellikle, komedi ve dramı –ki genellikle komedinin kendisinden damıtılmış haliyle– birbirinden ayrılması güç şekilde perçinleyerek anlatışıyla özel bir yere gelmiştir. Bugün izlemekten sadistik bir zevk duyduğumuz birçok mizah ürününde izi olan Allen’ı çağrıştıran her ayrıntıyı bile anlamak mümkünken, filmlerine serpiştirdiği kırıntıları toplamak belki de en sevdiğimiz kısım. En çok ona yakışan Yahudi mizahı, nevrotik antikahramanın alaycılığı, aile ilişkileri, toplumsal ve dini göndermeleri ve keşke sadece heteroseksüel olmasa dediğimiz ilişki tasvirleri (buna paralel olarak ‘başka türlüsünü bilmediğim için’ diye açıkladığı yaşlı erkek – genç kadın ilişkisi) her zamanki gibi Cafe Society’de de karşımıza çıkıyor. Kendi filmlerini bir daha dönüp izlemeyen bir yönetmenin kendini tekrar etmesi pek şaşırtıcı değil, fakat kaç kere yaparsa yapsın fanilik, ölüm korkusu ve dini bir arada tutarak –burada da gangster Ben karakteri üzerinden– yaptığı ince esprileri eskiyecek gibi değil. Ama kadın – erkek ilişkileri üzerinden kurdukları için aynı şeyi söylemem her zaman mümkün değil. Zaman zaman biraz çabuk geçiştirip havada bıraksa da, Cafe Society’nin yine de en güzel yanı bu mizahı ve bunun için özellikle Bobby’nin anne ve babasını canlandıran Jeannie Berlin ile Ken Stott’u alkışlamak lazım. Keşke bu eşsiz zekanın içinde tutamadıklarına daha bütünlüklü bir şekilde maruz kalabilsek her sene de tadı damağımızda kalmasa böyle.

Dediğim gibi, Cafe Society, eşsiz sinematografisi, prodüksiyon tasarımı ve müzikleri ile 30’lu yılların mükemmel tasvirini, başarılı oyuncu kadrosu ve en önemlisi Woody Allen’ın yine kendine hayran bırakan üslubu ile güzel bir seyir olsa da, usta yönetmenin unutulmaz yapımlarla dolu filmografisinde kendine üst sıralarda bir yer edinemiyor. Bobby’nin Hollywood için ‘yarı sıkıcı yarı büyüleyici tanımı, Allen’ın aynı şaşaayı anlattığı filmi için de yer yer geçerli ne yazık ki. Fakat Allen hiçbir zaman sadece birkaç filmi akıllarda kalacak bir yönetmen değil ve sorsanız kendisinin dahi beğenmeyip çöpe atabileceği filmleri bile her zaman onu tanıdığımız, tanımaya devam edeceğimiz ve her zaman hatırlayacağımız bütünün çıkarılamaz parçaları olarak kalacak. Yönetmenin sinema aşkını en güzel şekilde dile getirdiği filmlerinden biri olan Cafe Society de, 80 yaşında dahi her sene film yaparak gösterdiği hikaye anlatma arzusunun tatmin edici bir parçası olarak, şükranlık duyduğumuz ve daha nicesini dört gözle beklememize sebep olan unutulmayacak bir yapım.

Büşra Şavlı, Filmloverss


T24 - Woody’nin gözünden New York gangsterliği ve Hollywood efsanesi

Geçen yılın (2016) Cannes festivalinde Woody Allen’in son filmi festivalin açılışını yaptı. Bu Cannes’da açılış yapan üçüncü Allen filmiydi. Ama yıllardır olageldiği gibi, yine yarışma dışıydı: Allen filmlerinin yarışmaya girmesini asla istemedi ve kabul etmedi.

Ve bizi bekleyen yine tipik ve hoş bir Allen opus’u ve ‘bonus’ olarak da son derece şen-şakrak bir basın toplantısı oldu. Tanrı (1935 doğumlu olduğuna göre) 81 yaşında olan, bugüne dek (iki TV filmi dahil) 48 film çeken, şugünlerde bir TV dizisini bitirip yeni film projesine odaklanan sanatçıya uzun ömür versin. O olmasaydı, sinema ne denli eksik kalırdı!..

Woody’nin sanatını yapan en tipik özellikler arasında bir Amerikan entelektüeli olması, bir New York’lu (belki Manhattan’lı demek gerekir!) olması, ırkının (Yahudilik) en iyi özelliklerini taşıması (zeka, kendine özgü bir ‘humor’, çok şey görüp yaşamış ve bunları belleğine nakşetmiş bir ‘vakanüvis’ olma, vs.) gibi şeyler sayılabilir.

Ayrıca neredeyse sinema kadar Amerikan klasik pop müziğini ve cazı sevmesi, bizzat çaldığı klarnetiyle konserlere bile çıkması (tek kez ziyaret ettiği İstanbul’a da bunun için gelmişti), ayrıca da Avrupa kültürüne düşkünlüğü de eklenmeli. Manhattan’dan çok sıkıldığında, özellikle son dönem filmlerini Paris, Londra, Roma, Barselona gibi kentlerde çekmesi ve herbirini o kentin bir güzellemesine dönüştürmesi unutulabilir mi?

Evet, işte tariflere sığmayan bu küçük adam, bu filminde ülkesine dönüyor. Ve ABD’nin yalnızca en uzun bir mesafenin değil, tüm yaşam kültürünün de ayırdığı iki karşıt ucunda geçen bir öykü anlatıyor: New York’la Los Angeles arasında gidip gelen…

Zaman 30’lu yıllardır: Holywood’un tüm dünyada egemen olup Amerikan değerlerini yaydığı yıllar… Önce New York’a ve o yıllarda Büyük Elma’yı pençesine alan gangsterliğe tanık oluruz. Genç Bobby yasadışılığı iş edinmiş ailesinden kaçmak için, sinema başkentinde büyük bir yapımcı olan amcasının yanına geliyor. Çevresi ünlülerle sarılı yapımcı, başlarda bu uzak yeğeni takmasa da ona çabucak ısınıyor, gidererk sağ kolu yapıyor.

Ama Bobby onca yıldızın içinde gönlünü amcanın sekreterine kaptırıyor. Ancak kadının evli bir sevgilisi vardır. Üstelik o sevgili de amca çıkmaz mı? Bobby’ye yine New York yolu açılmış, yeni bir sevgili de şart olmuştur.

Bu şirin komedi en çok sözlü esprilere ve ancak Woody’nin hayal gücünden çıkabilecek incelikli, nüanslı karakterlere dayanıyor. Fonda elbette Yahudilik ve onun getirdiği aile ve toplum ilişkileri var. Ama ayrıca dönemin sayısız oyuncu, yönetmen ve yapımcısı da anılıyor: tam bir rüyalar kenti güzellemesi... Alaycı yanı da çok açık olan ve o büyük endüstrinin aslında nasıl bir kartondan şato olduğunu hissettiren...

Ayrıca yine küçük adamın hayal gücünden çıkan ve ona çok yakışan bir oyuncu seçimi ve yönetimi var. Bobby’de günümüzün hızla yükselen oyuncusu Jesse Eisenberg sanki genç bir Woody...Onun kaleminden çıkma cümleler Eisenberg’e öylesine yakışıyor ki...

Yapımcıda artık tam bir karakter oyuncusu olduğunu kanıtlayan bir dönemin sulu komedyeni Steve Carell, kadınlardaysa yine artık zirveye oturmuş iki kadın oyuncu var: Kristen Stewart ve Blake Lively. Hepsi kusursuz, hepsi tam rollerinin insanı. Tüm küçük roller de öyle. Ki aralarında yakın zamanın bağımsız Amerikan sinemasının fetiş adı Parker Posey de var.

Bu zarif film, anlattığım şeylere ilgi duyan herkes için...

Atilla Dorsay, T24
______________________________________________________________________________

Sözcü - Komik Bir Aşk Hikayesi

81 yaşındaki Woody Allen hız kesmeden film çekmeyi sürdürüyor. Her seneye en az bir film sıkıştıran ünlü yönetmen çok taklit edilen üslubunu en kötü hikayesinde bile sürdürüp sevenlerini çok mutsuz bırakmıyor. Yeni filmi “Cafe Society”, 1930'ların Hollywood'unda geçen romantik bir aşk komedisi.

Sektörün en popüler ve güçlü menajerlerinden biri olan Phil Stern'in yeğeni Bobby, Bronx'tan çıkıp dayısının yanına kendisine Hollywood'da bir kariyer yapmaya gelir. Ancak kariyeri istediği kadar hızlı ilerlemese de dayısının asistanı Vonnie'ye aşık olur. Vonnie erkek arkadaşı tarafından terk edilince Bobby'nin aşkına karşılık verir. Böylece birlikte New York'a yerleşme planları yaparlar. Ancak olaylar çok farklı bir yönde ilerleyecektir. Çünkü Vonnie'nin ona geri dönmeye karar veren erkek arkadaşı Bobby'nin de çok yakından tanıdığı biridir!

Woody Allen'ın alameti farikaları bu filminde de var elbet. Çok konuşan renkli karakterler, hınzır bir mizah, sarkastik bir Hollywood profili. Bir sorundan bahsedeceksek o da bu olabilir zaten. Fazla bildik ve tahmin edilebilir bir Woody Allen filmi bu. Yönetmeni çok iyi takip edenler için hiçbir sürpriz barındırmıyor. Motor gibi konuşmasıyla her filmde benzer performanslar çıkaran Jesse Eisenberg'in nevrotik Bobby'si, tipik bir Allen karakteri. Bobby'nin gangster dayısı, Bobby'nin arkadaş olduğu ajans sahibi Rad ve hatta Steve Carell gibi oynadığı her role damgasını vuran bir aktör tarafından canlandırılan Phil bile bildik, sürprizsiz Allen karakterleri… “Alacakaranlık” filmleriyle dünyanın tanıdığı Kristen Stewart Vonnie rolüyle büyük bir fark yaratamazken, Bobby'nin hayatına filmin ortasından itibaren giren Veronica'da güzel ve yetenekli Blake Lively, hikaye gereği yeterince etkili olamıyor.

Ama en zayıf Woody Allen filmi bile izlenmeyi hakeder ve kimseyi de bundan dolayı pişman etmez. Çünkü herkes bilir ki, onlarca taklidi olsa da dünyada sadece bir tane Woody Allen vardır. “Cafe Society”i en sevdiğiniz Allen filmlerinin yanına koymayacaksınız belki ama kesinlikle size iyi vakit geçirten, 96 dakika boyunca sorunlarınızdan uzaklaştıran bir film olarak aklınızda yer edinecektir.
3 yıldız

Burak Göral, Sözcü
______________________________________________________________________________

HaberTürk - Üşengeç Dönem Tasviri Storaro’yu Da Yaralıyor

1930’lar Hollywood’undan ilginç bir gruba bakış… Sinema ünlüleriyle şans eseri yolu kesişen gerçek insanların hikayesi ne kadar çekici tartışılır. Ama özellikle yeni teknolojiye adapte olamayan Vitorio Storaro’nun acıklı durumu bize yansırken, dönemsel doku konusunda üşengeç Woody Allen’ı kurtaracak bir yapım tasarımı da yok. “Café Society”, yönetmenin düşüş dönemine yakışan vasat bir dönem filmi.

Sosyolojik açıdan Allen doğru bir damar seçmiş. New York’tan Los Angeles’a gelen ekonomi profesörü Bobby Dorfman’ın (Eisenberg) etrafında gelişen ilişkiler yumağı filmin merkezinde. Aslında açılış yerinde. Hollywood’un sırtlarında, dış dünyadan yalıtılmış bir mekanda Storaro kaydırmalı bir plan sekansla girişi yapıyor. Altman’ın “Oyuncu”sunun (“The Player”, 1992) açılış sekansıyla bağlantı kuruyor. Allen’ın içsesiyle de birlikte filmin ‘sinema dili’ olarak ‘tanıdık’ tercihi ortaya çıkıyor. Bunun üzerine giderken ise sanat yönetiminin yamama durduğu çok açık.

Mekanlar Fazlalaştıkça Zaaflar Ortaya Çıkıyor

Mekanı, oyuncuları ve makyajı oradan koparıp alsak, kendimizi başka bir dönemde hisseder miyiz? Gayet mümkün... “Café Society”, mekanları fazlalaştırdıkça ve emeğe daha çok ihtiyaç duydukça zaaflarını açığa çıkaran bir film. Filmin 1916’lı Dorfman’ı ele almasına karşın 1930’larda geçtiğinin iddia edilmesi, 33 yaşındaki Eisenberg’i de düşününce senaryo açısından bir gerçeklik sıkıntısı getiriyor.

Storaro ise ışıkla mest ettiği Bernardo Bertolucci ve Carlos Saura filmlerini mumla aratıyor. Dijital çağa alışamadığını ispatlıyor. Her şeyi renk düzeltmesine bırakmak ve yönetmenin çalışma tarzına uyum sağlayamamak ruhsuz bir görsel yapı getiriyor. Bazı sekanslarda yalıtılan ışıkların patlaması ve renk paletinin ‘camp’ (bilinçli bayağılık estetiği) durması gözlerden kaçmıyor. Böyle durumlarda imdadımıza Hollywood’da arka planda kalan ilginç insanlara, içinden Fred Astaire, Marlene Dietrich, Rudolph Valentino geçen düşler diyarı tasvirine tav olma şansımız var.

Oyuncular Harikalar Yaratmadan Filmi Tamamlıyor

Stewart, Lively, Carell ve Eisenberg işlerini yapmışlar. Ama hiçbiri parlamıyor. O dönemde şık kıyafetleri bedenlerine geçirerek arz-ı endam ediyorlar sadece… Bu durum karşısında da ister istemez makyaj ve kostüm dışında dönemsel açıdan Woody Allen üşengeçliğine mahkum bırakılıyoruz.
Elbette “Kahire’nin Mor Gülü” (“The Purple Rose of Cairo”, 1985), “Radyo Günleri” (“Radio Days”, 1987), “Paris’te Gece Yarısı” (“Midnight in Paris”, 2011) gibi farklı taktiklerle bambaşka zaman dilimlerine yolculuk yapmamızı sağlayan ve bir büyüsü olan işleri arıyoruz. Kameranın zamanla ikili planları abartma kolaycılığı artsa da; Allen seyirliğinin arka planındaki ucuzluk, mest eden diyalog ve oyuncu kullanımından bağımsız gelişiyor.

Storaro'nun Sektörden Uzak Kalma Sebebi Belli

Senarist-yönetmenin anlatıcı sesi bile ‘bize ne senin hissettiklerinden!’ tepkisini verecek kadar yama durmaya başlıyor artık. Ya da çok tanıdık ve o dönemi yansıtabilecek samimiyete ulaşamıyor. Coenler’in “Yüce Sezar!” (“Hail, Caesar!”, 2016) gibi tutarlı ve referans harikası bir Hollywood taşlamasına imza attığı bir senede “Café Society” çok vasat duruyor. Woody Allen, öykünün içinden ‘suç’ geçtiğinde ve ‘café’nin dışına çıktığında, geniş alana yayıldığında adeta saçmalıyor.
Olan ise sanat yönetmenine ve HD ile işçiliğe alışık olmayan Storaro’ya olmuş. Türk yönetmenler kadar olmasa dahi aksesuar ve set tasarımı sıkıntısı çeken bir dönemsel doku var burada. Oyuncuların idare etmesi, diyalogların oyalaması yeterli değil bunu kurtarmak için. Üç Oscar’lı usta görüntü yönetmeni Storaro, 35mm ile harikalar yarattıktan sonra 2010-2015 arasında sessiz kalmasının sebebini açığa çıkarıyor: Yeni teknoloji ile tanışamamak. Halbuki bundan 17 sene önce Carlos Saura biyografisi “Goya”da (“Goya en Burdeos”, 1999) yönetmenin üzerine geçen bir Storaro vardı. Demek ki zaman her şeyin ilacı değil!

Filmin Notu: 3.9

Kerem Akça, HT
______________________________________________________________________________

HaberTürk - Woody Allen Usulü Melodram

Usta yönetmen Woody Allen, 1930’lu yıllarda Los Angeles ve New York’ta geçen “Cafe Society”de, melodramları hatırlatan bir aşk hikâyesini kendine özgü tarzıyla anlatıyor. Filmin başrollerinde Kristen Stewart ile Jesse Eisenberg var.

Woody Allen çok farklı hikâyeler anlatsa da temaları pek değişmez. Aşka, peri masallarından uzak bir gerçekçilikle yaklaşır ama romantizmden vazgeçmez. Cinsel tutku, filmlerinde en gerçek ve güçlü duygudur. Öte yandan, heyecan ve çelişki dolu gençler her zaman ilgi alanına girer. Tıpkı “Cafe Society”de olduğu gibi...

Aşk Üzerine İronik Bir Dram

Bakmayın siz “Cafe Society”nin 1930’lar Hollywood’u üzerine çekilmiş şatafatlı bir dönem filmi gibi başlamasına ve öyle ilerlemesine... “Cafe Society” özünde genç insanlar ve aşk üzerine ironik bir melodram. Allen, “asıl mevzu”nun çevresine başka meseleler ve bol miktarda yan karakter ekleyerek kafamızı karıştırmak için elinden geleni yapsa da, her şey Bobby (Jesse Eisenberg) ve Vonnie’nin (Kristen Stewart) aşkıyla ilgili... Daha derinde ise filmin asıl meselesi duruyor. İnsan daha iyi bir yaşam uğruna nelerden vazgeçer, neleri feda eder? New York’lu orta halli bir Yahudi ailesinin çocuğu olan ve baba mesleğinden çabuk sıkılan Bobby’nin daha iyi bir yaşam için ilk yaptığı, Hollywood’da menajerlik yapan dayısı Phil’in (Steve Carell) yanına gidip iş istemek oluyor... Sonra da Phil’in özel sekreteri Vonnie’ye tutuluyor. Bobby ve Vonnie’nin arkadaşlıkla başlayan duygusal bağlarını Allen, sıcak sarı bir Los Angeles ışığı altında adeta kutsuyor. Öykünün çıkış noktası, ikisinin içindeki gençlik ve masumiyet. Bir süre sonra ikisi de farklı noktalara savruluyorlar.

Sınıf Atlamak İsteyen Bir Karakter

Allen, öyküyü 1930’lar, 40’lar Hollywood filmlerinin izinden giderek erkeğin cephesinden anlatıyor... Hatta ikinci yarıda Bobby’yi “Casablanca”daki Rick karakterini hatırlatan “kalbi kırık romantik bir erkeğe” dönüştürüyor. Ama bunlar, Bobby’nin sınıf atlamak isteyen bencil bir karakter olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bobby önce kibirli dayısının kanatları altına girerek Hollywood’un sahte ışıltısını, sonra da mafya patronu abisi Ben’in (Corey Stoll) kara paralarıyla gelen gece kulübü patronluğunu tercih ediyor. Başarısını abisine borçlu olduğunu bilmiyormuş gibi davranması bir yana, yeri geldiğinde onun için kılını dahi kıpırdatmaması da çarpıcı...

Çekici Veronica'nın Işıltısı

Daha iyi bir yaşam için ahlaki ilkelerinden, ideallerinden asla vazgeçmeyen Marksist enişte (Stephen Kunken) ise Bobby’nin tam karşısında yer alan anahtar bir karakter. Ağzı laf yapmayı bilmeyen ama sezgisi güçlü babayı (Ken Stott) da unutmayalım. Bobby’de asıl eksik olan babasının dürüstlüğü ve alçakgönüllüğü aslında...Onu sarışın Veronica’ya (Blake Lively) çeken şey de, sadece güzelliği ve ışıltısı değil mi? Vonnie ise Bobby’ye oranla, ne istediğini bilen, kendini kandırmayan dürüst bir karakter.

Yer Yer Odağını Kaybediyor

“Cafe Society”, karakterler, yan öyküler ve iki şehir arasında dağılıp giden, yer yer odağını kaybeden bir film.Üslup ve anlatım olarak dağınık ve biraz kararsız. Son yıllarda biçime yönelik denemelerden uzak duran Allen, Hollywood bölümünde geniş açılı lenslerle çektiği, alan derinliği kullandığı planlarla şaşırtıyor. Ama bunu filmin bütününe yaymıyor. New York’ta ise renk ve atmosfer değiştirmekle yetiniyor.
“Cafe Society” çok sevdiğim Woody Allen filmlerinden biri değil ama özellikle finali iyi bulduğumu söylemem gerekiyor. Bobby’nin annesi (Jeannie Berlin) ve babasının diyalogları ise sadece Allen’ın kaleminden çıkacak cinsten komik...

Mehmet Açar, HT

______________________________________________________________________________

Sanatatak - Manhattan-Hollywood hattında yarım kalmış bir aşkın hikayesi: Café Society

Woody Allen’ın kariyerinde bir ilke denk düşen yeni filmi Café Society ustanın eski filmlerini aratsa da şu bunaltıcı yaz günlerinde serin bir esinti gibi iyi geliyor insana.

“Artık 80 yaşındayım, bundan sonra ne çeksem yanıma kârdır” demiş Woody Allen sinema yazarı Esin Küçüktepepınar’a. 80, dile kolay. Ve bu 80 yaşındaki adam hâlâ her yıl senaryosunu kendi yazdığı dört başı mamur bir sinema filmi çekiyor. Üstelik bu yıl Amazon için 6 bölümlük Crisis in Six Scenes adlı bir de dizi çekti ihtiyar; yani yanıma kârdır falan gibi sözleri belli ki tevazudan. İlk yönetmenlik denemesi What’s Up, Tiger Lilly’den bu yana tam 50 yıl geçtiğini düşünürsek nasıl devasa bir kariyerden söz ettiğimiz hakkında daha net bir fikir sahibi olabiliriz belki. Belki.
Bu yıl kendi kuşağından bir başka büyük ustanın, Ken Loach’un Altın Palmiye’yi aldığı Cannes Film Festivali’nin açılış gecesinde gösterilen Café Society 1930’lu yılların Hollywoood’unda gösterişli bir malikanede verilen ışıltılı bir partiyle açılıyor. Bizzat Woody Allen tarafından kulağımıza fısıldanan dış ses eşliğinde dönemin en parlak yıldız menajerlerinden biri olan Phil Stern (Steve Carrell) ile tanışıyoruz. Her iki lafından birinde ünlü bir Hollywood yıldızı ya da sinema aleminin önemli bir figüründen bahseden Stern, New York’ta yaşayan ablasından yeğeninin Hollywood’a gelmekte olduğunu ve ona göz kulak olması gerektiğini öğrenir. Biraz canı sıkılsa da elinden geleni yapacaktır. Yeğeni Bobby (Jesse Eisenberg, Woody Allen yedekleri galerisinin son eklentisi) “ne iş olsa yaparım” tadında kapısını çaldığında onu güzel asistanı Veronica’ya (Kristin Stewart) emanet edecek ve bilmeden bir aşkın da kapısını aralayacaktır. Etrafta gördüğü hiç kimselelere benzemeyen, ünlü yardakçılığından ziyade içtenlik ve sadeliğiyle dikkat çeken Veronica’ya (ya da daha çok tercih edilen adıyla Vonnie) kısa sürede aşık olan Bobby’yi kötü bir sürpriz beklemektedir: Vonnie’nin bir sevgilisi vardır. Üstelik evli bir adamdır. Bir süre sonra sevgilisi tarafından terk edilen Vonnie ve onu saf bir romantizmle bekleyen Bobby arasında bir ilişki başlar ama çok daha büyük bir sürpriz sonucu bu aşkın bir yere varmayacağı anlaşılır. Filmin ikinci yarısında ise Bobby’nin Manhattan’a dönüp gangster abisiyle birlikte bir gece kulübü açıp (Café Society) ciddi bir başarı kazanmasını, New York’un en ünlü figürlerinden biri haline gelişini, aile kuruşunu ama tüm bunların gerisinde hala ilk aşkını nasıl unutamadığını izleriz. Bol bol caz, bol bol Yahudi sohbeti, Hollywood ve New York arasında ikiye bölünmüş bir film ve eski günlerini aratsa da hâlâ formunda bir Woody Allen.

Bilenler bilir, çok büyük bütçelerle çalışmıyor Woody Allen. Hatta son yıllarda New York yerine dünyanın başka namlı kentlerinde (Paris, Londra, Roma, Barcelona vb.) film çekmesinin bir önemli sebebi de New York’ta çekim yapmanın gitgide pahalanması ve Allen’ın bütçeyi denkleştirmekte zorlanması. Gerçi iyi de oldu belki bu zorunlu göç, hem Allen için (New York’u özledikçe biraz daha güzel fikirlerle döner oldu anayurduna) hem de izleyici için (Allen’ın kariyerinin tıkandığı noktada yeni kentler, yeni karakterler ona yeni yollar, bize de bir kısmı gerçekten de sağlam yeni filmler getirdi). Bu süreçte özellikle Match Point (Londra’da çekmişti) gibi bir başyapıtın geldiğini hatırlatmak yerinde olur. Zekaişi bir komedi olan Midnight In Paris ve San Fransisco’da çektiği serbest Tennessee Williams uyarlaması Blue Jasmine de Allen’ın yakın tarihli kariyerinin incileri arasında sayılabilir. Tabii bu filmlerin çoğunda Woody Allen’ın en çok etkilendiği ustanın yine Woody Allen oluşu da bir başka gerçek. Allen sanki eski kataloğunu karıştırıp hoşuna giden özgün fikirlerini yeniden işlemeye başlamış gibi bir intiba oluşuyorsa sizde de, merak etmeyin, hepimizde oluşuyor. O yüzdendir ki Allen filmografisiyle yeni tanışanlar için çok parlak gelen kimi fikirler bizim gibi yaşı daha ileri olan izleyiciler için o kadar çarpıcı gelmiyor, bir yerlerden hatırlıyoruz zira.

Café Society’nin Woody Allen açısından en büyük yeniliği üstadın ilk kez dijital formatta bir sinema filmi çekmiş olması. Görüntü yönetmenliğini efsaneler arasında bile bir efsane kabul edilen Vittorio Storaro’nun (Apocalypse Now, The Last Emperor, 1900, Last Tango In Paris, daha saymalı mı?) üstlenmesi ise filmin en önemli, artılarından biri olmuş. Özellikle iç mekanlarda yakın plan ışığı filme şaşırtıcı derecede dikkat çekici, inanılmaz bir görsel derinlik kazandırmış. Allen bundan sonra da dijitale devam eder mi bilemeyiz ama Storaro ile devam etse çok iyi olur. Gerçi haksızlık etmeyelim, bir önceki filminde de bir başka efsaneyle çalışmıştı (artık onu da siz bulun, ben söylemeyeyim) ve o da müthiş bir çıkarmıştı. Oyuncu seçiminden dem vuracak olursak, yine Woody Allen’ın alışılagelmiş sağlam kadrolarından biri var karşımızda. Belki eskisi kadar kalabalık değil kadro ama çok isabetli ve ilginç tercihler var. Bir kere Jesse Eisenberg gençliğinde Woody Allen’ın oynadığı hızlı konuşan, nevrotik New Yorklu yahudi tiplemesinde birçok selefinden (mesela Owen Wilson’dan ya da Jason Biggs’den) daha iyi bir çıkarıyor ve Allen’ı taklide yönelmediği gibi kendisinden bir şeyler katmayı başarıyor. Kristen Stewart’ın post Twilight kariyerinin gitgide parlak bir yön alışını ise mutlulukla izliyoruz. Steve Carrell her zamanki gibi çok iyi ama filmin bizce asıl hoş sürprizi onun ablası rolünde izlediğimiz Jeannie Berlin. Şu sıralar The Night Of adlı dizide de dikkatleri üzerine çekmeyi başaran emektar oyuncu kariyerinin başladığı 70’li yıllardan bu yana çok az filmde rol aldı ama 60‘ından sonra yolu bir açık gibi görünüyor.

Dediğimiz gibi, belki Woody Allen’ın sadık izleyicileri biraz hayal kırıklığı yaşayacaktır ama ustanın hâlâ atacak birkaç sağlam kurşunu kaldığını gösteren Café Society her hâlükârda gidip görülmesi gereken bir film bizce. Allen’ın belki de kendi yarım kalmış aşklarına selam yolladığı, komediyi az da olsa geri plana atıp melankolik bir romantizmi parlattığı Café Society sizi de geçmişinizde kalan bir aşka götürebilir, kimbilir. Filmin çıkışında gözleriniz bir yerlere dalıp giderse, bundandır.

Emrah Kolukısa, Sanatatak
______________________________________________________________________________

Popüler Sinema - Sosyetenin İçinde Aşklar ve Karakteristik İnsanlar

Fragmanını görür görmez, filmin bütün halini izlemeden bir filme âşık olma huyu, bende çokça olmaya başladı. Cafe Society ile duygudaşlığımız da aslında daha filmi izlemeden başladı desem, abartı olmaz. Sosyetenin içinde hayat kavgaları, aşklar ve öne çıkan karakterle aslında bir hayat komedisi sunan Cafe Society, hafta başında da nihayetinde sinemaseverlerle buluştu. Fragmanını izlediğimden beri haftalardır beklediğim filmi, ilk günlerinde izleyebilme şansını buldum. İzlerken mutlu bir gülümseme yaratan film, aslında bakarsanız morali bozuklara, başlarda bunaltan olayları sunup daha da bunaltıp; ortasından sonra keyiflendiriyor.

60’a yakın filmde yönetmenlik, senaristlik yapı hem de rol alan Akademi ödüllü unutulmaz isim Woody Allen, yeni filmi Cafe Society’nin yönetmenliğini ve senaristliğini üstleniyor. Filmin kadrosunda ise günümüzün popüler isimleriyle karşılaşmamız mümkün. “Sosyal Ağ” ve “Sihirbazlar Çetesi” filmleriyle büyük üne kavuşan Jesse Eisenberg, “Alacakaranlık” serisinin Bella’sı Kristen Stewart, “The Age of Adaline” ve “The Shallows” filmleriyle de gündemde olan Blake Lively ile “The 40 Year-Old Virgin” ve “The Big Short” gibi filmlerin aktörü Steve Carell gibi yıldız isimler başrolleri paylaşıyor.

İlk Dünya prömiyerini, geçtiğimiz Cannes Film Festivali’nde büyük övgülerle yapan Cafe Society, hikaesini temel olarak Bronx’da doğan Bobby Dorfman'ın üzerinden seyirciye sunuyor. New York’taki hayatından iyice bezmiş olan Bobby, dönemin en popüler film yıldızlarının menajerliğini yapan dayısı Phil'in yanına, Holywood’a gider. Phil’in ajansında çalışmaya başlayan Bobby, Hollywood’un skandal, dedikodu ve güzel kadınlarla dolu göz kamaştırıcı dünyasına ilk başlarda hayran kalsa da orada gerçekliğin bir hayli esnek bir şey olduğunu keşfedecektir. Bildiği acı ve aşk kavramlarının bir bir yıkılışını gören genç adam edindiği deneyimlerle zaman geçtikçe farklı bir adam olmaya başlar. Hollywood'un deneyimlerinden sonra New York'a dönen Bobby sıfırdan yeni bir hayata başlasa da geçmişin parıltılı ancak acılı izleri onu rahat bırakmayacaktır.

Hikayesi 1930’lu yıllarda geçen film, adeta o yılların filmlerini nostalji rüzgarı havasında seyirciye yansıtıyor. Filmin hikayesini, filme birlikte anlatan bir anlatıcının olması, sahneler sonrası geçişler ve kullanılan mekanlar, hatta fondaki müziklerle 1930’lu bir Holywood-New York rapsodisine doğru yol alıyoruz. Biraz, anlattığı hikaye ile Blue Jasmine’den izleri de taşısa da, bu film tümüyle eşi benzeri olmayan bir film durumunda. Filmlerinde genel olarak hep New York’u konu alan Woody Allen, New York’un yanında bu kez Los Angeles’a doğru gidiyor ve Holywood’a uğrayıp Holywood sosyetesini bir anlamda New York’ta sosyetik gece kulübünde birleştiriyor. Başarılı çekim açıları ve seçtiği mekanlarla seyirciye güzel bir nefes aldıran Allen, senaryoda tıkanıklıklar yaşatmıyor değil. Filmin Holywood bölümünde afallama yaşayan senaryo, New York kısmında adeta nefes alıyor diyebiliriz. Çünkü ilk kısımda olaylar çok çabuk gelişiyor ve ayrıntıya çok girilmiyor. Fakat New York bölümünde senaryo şaha kalkıyor. Nefes aldıran kısımda, Holywood bölümünde de gizli kalmış detaylara yer veriliyor.

Jesse Eisenberg, Bobby karakteriyle farklı bir tipleme yaratmış. Bu Sihirbazlar Çetesi veya Sosyal Ap filmlerinden çok daha farklı bir tipleme. Jesse, Bobby ile seyirciyi şapşal halleriyle eğlendirirken bir yandan da bazı hareketleriyle deli de edebiliyor. Kristen Stewart, Vonnie ile filme başak bir renk katsa da, bir çok sahnede yer alması vekarakter donanınımın az olması biraz süngüyü düşürüyor. Bence Veronica’yı canlandıran Blake Lively, Stewart’ı gölgede bırakan tarzda karakterini canlandırmış. Lively’nin sahnesi Stewart’tan az da olsa daha çok parlamış görünüyor. Keşke karakterleri değiştirselerdi diye düşünmeden edemedim. Lively’yi daha çok izlemeyi emin olun isterdim.

Bir filmin can damarının kesinlikle soudtrackler yani müzikler olduğu düşüncesindeyim. Çünkü bazen filmden önce müzikleri sevilebiliyor. Cafe Society’nin film müziklerine de vurulmamak elde değil. Genel olarak Richard Rodgers & Lorenz Hart şarkılarını görsek de “The Lady is a Tramp - Frank Sinatra” dünyanıza sızıverip müptelası haline getirebiliyor.

Woody Allen filmlerinden çıkarttığımız dersler genelde; “Bazen ne kadar uğraşırsanız uğraşın, hayat kendi bildiği gibi akar.” ve “Aşk, insanoğlunun hala çözemediği en büyük gizemdir, nerede, ne zaman, nasıl geleceğini kestiremezsin.” gibi sözler oluyor. Cafe Society’de de Allen, hayatın aslında ne kadar kısa olduğunu ve kararlarımızı en iyi şekilde vermemiz gerektiğini yineliyor. Aşkın, yakalandığı anda sahip çıkılması gereken bir duygu. Boşluğa atmamak lazım…

Cafe Society’ye hayran kalacağınızdan eminim. En azından 2 saat sosyeteye, tip tip insanlara ve Amerikan rüyasına kapılmak isteyenlere güzel bir tavsiye.

Deniz Ali Tatar, Popüler Sinema

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder