2 Eylül 2015 Çarşamba

'American Ultra' Eleştirileri


Özelikle internet sitelerindeki çelişkili ve genelde hayli kötü eleştirilere karşın, ben kendi adıma bu filmi eğlenceli, yaratıcı ve son derece dinamik buldum.

Bir çizgi romandan alınmışa benzeyen, ama aslında (son jeneriklerdeki canlandırma sahnelerine karşın) öyle olmayan film, bir tür siyasal/ bilimkurgusal fantezi gibi duruyor. Ön planda, ikisi de kendini içki ve uyuşturucuya vermiş, hayatları kaymış bir modern Amerikan çifti var.

Özellikle erkek, yani Mike Howell, kendini marifetli bir maymunun baş rolde olduğu bir çizgi-roman yazmaya vermiş, sık sık panik atak geçiren sorunlu bir genç. Sevgilisi Phoebe daha dengeli ve çifti o çekip çeviriyor.

Sonra birden CIA’ye atlıyoruz. Ve bu ünlü örgütün içindeki tartışmalara geçiyoruz. Özellikle kadın ajan Victoria ve azılı rakibi gözüken Adrian.

Ama kısa zamanda hikayenin olağanüstü ve fantastik yanları ortaya çıkıyor. Ve anlaşılıyor ki Mike kurum tarafından eğitilmiş, belleği bir ölçüde silinmiş, buna karşın özel yetenekler kazandırılmış bir ajandır. Victoria’nın kurum içindeki entrikalarda baş güvencesidir. Ama tüm bunları öğrenmek ve de sonunda hayatta kalabilmek için oldukça uğraşmaları gerekecektir.

Film absürd’e ulaşan hikayesini bir çizgi-roman mantığıyla, deli-dolu bir aksiyon biçiminde anlatmayı seçiyor. Ve bunda da birölçüde başarılı oluyor. Bu dur-durak bilmeyen seürvende kimin kim olup ne yaptığı önemli değil...Tipik Amerikan gençliğini temsil eden bir çiftin, onca filmden bildiğimiz CİA ve ardındaki derin devletle savaşımı bu....Amansız, sert, ölümcül..Ama ayni ölçüde enerjik ve hayli de komik..

Daha önce de bizim göremediğimiz Adventureland’de birlikte oynayan ve kimyaları tutmuş gözüken Jesse Eisenberg- Kristen Stewart ikilisi yine yeterince iyiler. Uzun zamandır görmediğimiz Bill Pullman ve David Leguizimo’yu ya da Nashville dizisinden tanıdığımız Connie Britton’u bulmak da hoş...

Sanırım özellikle gençlerin seveceği bir film...

Atilla Dorsay | T24


______________________________________________________________________________



Amerikan Usulü Kaçış Oyunu: American Ultra

Sinemaya her zaman klasik formda film izlemeye gidecek değiliz ya; bazen de bir denemeye, projeye ya da başkasının oyununa şahit olmaya gideriz. American Ultra dramatik yapı nerede diye canınızı sıkmazsanız müthiş eğlenceli ve gözünüzü kırpmadan izleyeceğiniz bir aksiyon filmi.

Alacakaranlık (The Twilight Saga) yıldızı Kristen Stewart ve iyi-kötü her filmde parlamayı beceren Oscar adayı Jesse Eisenberg’i başrollerde sunan American Ultra, sadece Amerikalıların yapabileceği bir “kaçış oyunu”. Haksızlık etmeyelim, ilk saniyeden itibaren aksiyon yaratma derdiyle roller coaster gibi davranmıyor. Evet, “birazdan şunları izleyeceksiniz yani beklentinizi yüksek tutun” tadında bir numarayla başlıyor ama ilk iş olarak gerçekten karakterlerini tanıtıyor. Kim olduklarını, ne iş yaptıklarını, günlük hayat dertlerini hatta hayallerini öğrenmemizi sağlıyor film, Mike ve Phoebe’nin.

Kristen Stewart için bir parantez açmak lazım bu noktada. Alacakaranlık Serisi’nin dört filmini dörtten az mimikle tamamlayan 1990 doğumlu aktris, Sils Maria ve Perde’de (Clouds of Sils Maria) Juliette Binoche’un, Unutma Beni’de (Still Alice) Julianne Moore’un karşısında ezilmemeyi başarmıştı. American Ultra’da da çok iyi. Üstelik iyi olmasına gerek bile yokken. İzleyici kopan uzuvlarla, ardı kesilmeyen patlamalarla, FPS tadında çekimlerle yeterince meşgul. Oyunculuğunu ne kadar geliştirdiği gözden kaçacak gibi değil.

Hüzünlü bir aşk var perdede. Mike kendini yıllarca hiçbir şey yapmadan yolun kenarında durmuş bir ağaca benzetiyor. Phoebe ise her yere gidebilecek bir otomobil. Bir gün gelip ağaca çarpıyor ve baam!, artık bir yere ayrılamaz hale geliyor. Çok seviyorlar birbirlerini ancak Mike’ın sorunları nedeniyle kasabadan çıkamıyor, uyuşturucu eşliğinde yitip gitmeye mahkûm bir hayat yaşıyorlar. Ta ki öyle olmadığı anlaşılana kadar.

Yapım ve dağıtımında büyük stüdyoların adının geçmediği American Ultra nispeten bağımsız sayılabilecek bir çalışma. Filmin en dikkat çeken yanlarından biri makyaj çalışması. Oscar almış filmlerdeki makyajlar bile bazen gülünç dururken, American Ultra gerçeğe dokunuyor. Müzikler iyi. Yapım tasarımı da öyle. İran kökenli yönetmenin daha büyük projelere davet edileceğine şüphe yok. En başta söylediğimiz gibi, karşınızdaki işi sanat eserinden çok eğlence olarak yargılarsanız çok sevmeniz mümkün.

Serkan Çellik | Ters Ninja

______________________________________________________________________________


Dinamik, hızlı, çarpıcı!

İngiltere doğumlu olan İranlı sanatçı Nima Nourizadeh’in ülkemizde vizyon yüzü göremeyen suç komedisi Project X filminden sonra, yönetmen koltuğuna ikinci kez geçtiği yapım bu sefer hem kadro, hem prodüksiyon hem de bütçe olarak beklenti çıtasını oldukça yükseltti. ABD vizyonundan hemen bir hafta sonra ülkemizde de gösterime giren American Ultra,  bir başyapıt değil belki ama beyazperdede lezzetli içeriğe aç olduğumuz şu kesat yaz günlerinde, pekâlâ derdimize derman bir seyirlik vaat ediyor.

Jesse Eisenberg’li açılış sekansını hikâyenin finaline oldukça yakın bir noktadan yapan film, klasik “Ne oldu da böyle oldu, durun size hikayemi anlatayım” girizgahı ile ilk etapta seyircinin ilgisini yakalamayı başarıyor. Karşımızda sıradan ve sıkıcı bir Amerikan kasabasını kendisine mesken edinmiş bir çift var; sağlam derece ot bağımlısı olan çiftin erkek tarafı Mike, bir yol üstü marketin kasiyer ve reyon görevlisi olarak çalışan; hayattan pek bir beklentisi olmamakla beraber “güzel olan her şeyi mahvetmekle” kendisini suçlayan bir genç. Çiftin öte yakasında ise yarı kızıla boyalı saçları, beceriksiz sevgilisini idare etmeye çalışan sabırlı, iyi niyetli ve sevecen sevgili sıfatına haiz Phoebe (Kristen Stewart) yer alıyor. Mike, sevgilisini hayattaki her şeyden daha çok seviyor ama yenemediği fobileri, anksiyetisi ve panik atak krizlerinden dolayı ona hak ettiği hayatı veremediğine inanıyor. Karşıdan baktığınızda Phoebe, Mike için fazla iyi; peki hakikaten öyle mi?

Filmin öyküsüne dair bu noktadan sonra her şey sürprizbozan (spoiler) içeriğine girebileceğinden dolayı sorunun cevabını seyirciye bırakıp,  Nourizadeh’in özellikle aksiyon sekanslarında bol eğlence vaat eden rejisine dönelim. Kabul etmek gerekir ki yönetmen sinema sanatı adına güneşin altında yepyeni bir şey söylemiyor ama Katil Doğanlar’dan Kill Bill: Volume 2’e kadar “şiddet estetiği” dersini iyi çalışmış bir dille seyirci karşına çıkıyor. Çatır çatır akan aksiyon sahnelerinin ağır çekim sekansları ve doğru yerde kullanılan yakın planlar, zihnimizdeki referans noktalarını tam 12’den vuruyor. “Ben bu filmi seyretmiştim” diyorsunuz, ama o film, bu film değil. ABD’nin istihbarat örgütünün kendi iç dinamikleri, güç savaşları ve kısmen ordu kuvvetleri ile dalga geçen yönetmenin niyeti de zannımca bu.

Hikayenin ana akışının fazla dışına taşmadan, örneğin gey Petey Douglas (Tony Hale) ya da Connie Britton’ın canlandırdığı asi ajan Victoria Lasseter karakterleri ayrı ayrı üzerine yürünebilecek potansiyel sahipken, Nima Nourizadeh bilinçli bir tercih olarak ‘Mike’ın öncesi ve sonrasında’ hikayeyi sabitlemeyi tercih ediyor. Eisenberg’in yönetmenin kendisinden beklentisini fazlasıyla verdiğini söylemek gerek; karakterin saf, beceriksiz, kaybeden hali filmin ikinci yarısında benliğini bulmuş, teslim olmayı reddeden bir savaşçıya dönüşüyor; bu dönüşümde de seyirciyi ikna kabiliyeti yüksek.

Filmografisinde uzunca bir yönetmenlik listesi olmasa da Jesse Eisenberg ve Kristen Stewart ikilisinin karşılıklı enerjisini çok iyi kullandığını da belirtmek lazım. İki genç isim gerçekten bir çift olarak çok iyi kadraj veriyor; bu elektrik oyunculuklarına da ciddi biçimde yansımış. Stewart’ın Alacakaranlık’tan bugünlere iyi yol kat ettiğini itiraf etmek de lazım; henüz 25 yaşında ama oyunculuğunun da, rol aldığı yapımların da kalitesi gözle görülür biçimde arttı.

Estetik şiddet demişken filmin müziklerinden bahsetmemek olmaz. Türün en bariz göstergelerinden biri olan bol dövüşlü, kanlı aksiyon sahnelerinde soft ve sakin müzik kullanımı, American Ultra’nın baştan sona tutarlı giden anlatım diline oturmuş. Film müziğinin ödüllü ismi Marcelo Zarvos’un elinden çıkan soundtrack filmden de bağımsız dinlenebilecek potansiyele sahip.

Uzun lafın kısası iyi filmlere doyacağımız sonbahar vizyonunun açılışı Ağustos’un son haftasından itibaren American Ultra ile başlıyor desek abartmış olmayız. Temposu neredeyse hiç yavaşlamayan film, bilimsel yanını çok da ciddiye almamanız gereken 96 dakikalık bir eğlencelik sunuyor.

4 Yıldız

Duygu Kocabaylıoğlu | Beyazperde

______________________________________________________________________________


Ultra garip

Farazi olarak kafanızı iyi edebilecek ayarda, hiçbir anlam ifade etmeyen anlamlı filmlerden biri American Ultra. Herkese göre değil.

Farazi olarak kankalarla ot içtiğinizi düşünün, farazi olarak kafanızın iyi olduğunu ve o düşünceden bu düşünceye sıçradığınızı ve anlattıkça anlattıklarınızın garipleştiğini düşünün. O geceki beyin patlamalarınızın kayda alındığını ve bir senaryo olarak geri döndüğünü hayal edin. American Ultra işte tam böyle bir film. Bahsettiğim farazi gecelerde üretilmiş gibi duran filmlerin kralı bana göre Seth Rogen’dır (dı) ve bana göre bu türdeki en iyi film hala Pineapple Express’tir (Üşütük Kafalar). Amerikan komedisinin Adam Sandler ve Ben Stiller’dan ibaret olmadığının kanıtı olan bu tarz komediler anlatınca komik olmayan ancak izledikçe olan biten onca saçma sapan şeye kendinizi gülerken bulduğunuz filmlerdir. American Ultra da ince esprilerle dolu büyük absürt bir film.

MIKE-PHOEBE

Jesse Eisenberg ve Kristen Stewart’ın kimyalarının tuttuğunu, davranış ve zihinsel olarak yakın olduklarını ilk kez 2009’da Adventureland filminde hissetmiştik. Bu yakışan ikiliden başkasını, bu kafası iyi olan filmde düşünemiyorum bile. Karakterler gerçek hayatlarında da eksantrik oldukları için, American Ultra gibi garip bir filmde hiçbir şekilde maket gibi durmuyorlar ve kesinlikle sırıtmıyorlar. Bu tarz filmlerde bu hiç de kolay bir şey değildir. Şimdilerde Woody Allen’ın yeni filmi için beraber setteler. Ve medya bu ikiliden sevgili çıkarmak için adeta ter dökmekte...

OT OLMA

İngiltere doğumlu İranlı yönetmen Nima Nourizadeh’in bu çılgın, vahşi, romantik filminde Mike (Jesse Eisenberg) ve Phoebe (Kristen Stewart) hiçbir şeyin olmadığı sıkıcı bir Amerikan kasabasında yaşamaktadır. Sürekli ot içen çiftin hayatları çok saçma bir sebeple kan ve şiddete bulanır. Sağlam bir soundtrack eşliğinde hikâye çok değişik kanlı dövüş sahnelerinin olduğu garip bir aksiyona dönüşür. Bu arada kanlı dudaklarla öpüşen sevgili görmeyi özlemiştik hatta bu filmi izlerken uzun zamandır kült sayılabilecek taze kan bir filmin eksikliği bir kez daha kendini gösterdi. Ne yazık ki bu film buna oldukça uzakta. Farazi olarak kafanızı iyi edebilecek ayarda, hiçbir anlam ifade etmeyen anlamlı filmlerden biri American Ultra. Herkese göre değil.

Tuğçe Madayanti Dizici | Birgün

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder