16 Kasım 2012 Cuma

Kerem Akça: "Destansı final hakkını veriyor"

‘Destansı final’ hakkını veriyor

Vampir filminin kalıplarını değiştirerek yepyeni bir model oluşturan ‘postmodern fantastik-korku-gençlik filmi klasiği’ “Alacakaranlık”, 2012’de gelen beşinci filmiyle bunun üzerine eklemeler yapmayı sürdürüyor. Serinin en iyi üçüncü halkası olarak anılabilecek “Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti - Bölüm 2”, özellikle ‘fantezi-epik’ türünde görülebilecek destansı finalleri hatırlatan son sekansıyla kitlesini de, karakterlerini de, ırklarını da, alanını da fazlasıyla doyuruyor. Bella’nın merakla beklenen vampirleşme ve kızının ‘yarı insan yarı vampir’ bir ‘Bladella’ya dönüşme süreçleri ise aslında bir ‘spin-off’un (öne çıkmayan karakter üzerine yaratılan bir başka film) habercisi oluyor. Yarın vizyona girecek bu sonuncu ‘Alacakaranlık’ filmi, markasının dönüştürücü etiketini daha da kalıcı hale getirecek gibi.

Çoğu zaman sinemanın açtığı derinlikli katmanlar arasından ‘çekirdek’e bakınca yanılabiliriz. Zira son derece çağ dışı, üçüncü sınıf bir hikayeden gayet önemli bir film ya da ‘efsane’ çıkabileceği gibi, yaratıcı bir fikirden çabucak unutulup gidecek, değersiz bir film de çıkabilir. 2008’de sinema lügatımıza giren Stephenie Meyer’in ‘Alacakaranlık’ (‘Twilight’) serisi de aslında bu mucizeyi gerçekleştiriyor. Özüne bakınca ‘Bella adlı, babası ile annesi ayrı bir kız, mezun olduktan sonra fakir Jacob’ı mı, yoksa zengin Edward’ı seçecek?’ önermesinin ışığında ilerleyen bir omurga var.

Eğer sinema bir mucizeler fabrikasıysa “Alacakaranlık” da bunun en doğru kanıdı

Ancak bu sadece ‘dramatik yapı’nın ‘üst tabakası’nı oluşturuyor. Zira sinemanın mucizeler fabrikasının içinde son derece yavan öykülerden birçok açıdan incelemeye açık ve yedinci sanatın geleceğine tesir eden eserler çıkarmak var. Bunu bir sinema diliyle, bir tür füzyonuyla ya da bir yönetmenlik becerisiyle yapmak gayet mümkün. Meyer’in evreni ise daha ziyade bunlardan ikincisiyle ilgileniyor. Vampir filmleri adına bildiklerimizi adeta ‘sıfır kilometre bir araba’da yeniden canlandıran ‘Alacakaranlık’ın, son dört senede yaptıklarıyla ona tabiri caizse modern bir görünüm verdiğini söyleyebiliriz.

Zira karşımızda “Açlık”ın (“The Hunger”, 1983) 20. yüzyılın sonlarına transfer ettiği vampir yaşayışını, “Karanlık Bastığında”nın (“Near Dark”, 1987) tür kırması vizyonu, “Bıçağın İki Yüzü”nün (“Blade”, 1998) aksiyon, çizgi romansı dokunuş ile melez ırk servisi ve ‘X-Men’ serisinin gençlik hayalleriyle sarıp ‘sayısız güçle donatılan ötekiler’in izinde canlandırmasıyla efsaneleşen bir seri var. Edward’ıyla, Bella’sıyla, Jacob’ıyla, Volturi’leriyle, ölümsüz çocuklarıyla, ‘newborn’larıyla, Dr. Carlisle’ıyla ya da vampir klanlarıyla sürekli akla gelecek bir serüvenin orta yerine düşüyor bu da. Dracula’nın Cullen’laşma sürecinin ötesinde her bir karakteri ve motifiyle popüler kültürde referans oluşturacak bir ‘fantastik-korku-gençlik filmi’ el kitabının eşliğinde hem de...

Füzyon aşısından geçen bir neo-vampir filmi

Daha önce de belirttiğimiz bu ‘neo-vampir filmi’, birazcık şimdiye kadar yapılanlarla oynayıp, eski duran motiflere ‘dinamizm’ aşısını uygun bulmasıyla canlanıyor. Vampirlerin insan kanı emen aristokratlar olma düşüncesi, 18-25 yaşlarında gözüken ölümsüz kalmış vampir elbisesiyle yıkılıyor, bunun ardından ‘vejetaryenlik’ gibi günümüze özgü bir şey ve tabii ki ‘kurt adam’ çatışması gibi 2000’lerde ‘Underworld’ sonrası yükselen bir eğilim geliyor. Ağırlığı, karizması ve dişleriyle terör aşılayan ‘Bram Stoker’ bazlı vampirler, hızlandırılıyor, yakışıklı-çıtır hale getiriliyor ve telepatik-psişik güçlerle sarılıyor.

Böylece sözünü ettiğimiz dramatik yapının özüne sinmiş pembe dizi ya da Yeşilçam melodramı kokan aşk hikayesi aslında fantastik, gençlik filmi, çizgi romansı doku ve korku filmi işlevleriyle değişim geçiren bir evren servis ediyor. Her film de buna ‘western’, ‘savaş’, ‘macera’, ‘romans’ gibi tabanlarka vurgu yapıyor. Nihayetinde söylenmek istenen biraz hakim sınıfın aristokrasinin kent burjuvazisine geçtiği, onların da ‘tutucu’ olarak ‘Volturi’ adlı vampir dünyasının denetleyicisi ırka ya da onların başındaki ‘Papa’ benzeri ‘Aro’ya bağlı bir süreç izlediği... Yani aristokrasi-proletarya çekişmesi, burjuvazi-alt sınıf çekişmesi ya da görmüş geçirmişlik-ilkellik çekişmesine çevriliyor. Orta Çağ kuralları bu bağlamda uygun bulunuyor.

Fantezi-epik ruhlu kapanış sekansı Condon-Navarro ikilisine çok şey borçlu

Jacob’ın bir kuma gibi etrafta dolaşmasının Bella’nın gücü ve zenginliği tercih etmesinin yanında, elbette sınıfsal bakış açısıyla da alakası var örneğin. Bu da efsanenin evrenini sosyolojik bir çatıya kavuştururken, beşinci film “Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti – Bölüm 2” (“The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part II”, 2012) büyük oranda ‘yarı insan yarı vampir bebek Renesmee’nin doğumu’ sonrasına denk gelen bir sürecin izini sürüyor. ‘Newborn’ gibi ilk baştaki vampir açlığını yansıtan motif veya Volturi’lerin bu duruma tepkisi, bir anlamda ‘Blade’de gördüğümüz ‘melezlik’ durumunu Reneesme’nin benliğine yerleştiriyor. ‘Seçilmiş kişi’ ya da ‘üstün ırk’ gibi bir hakimiyet hissiyatını yaratmaya yarıyor.

Bu durum ‘destansı’ bir final sekansıyla tamamına ererken, ‘Yüzüklerin Efendisi’nin (‘The Lord of the Rings’)‘fantezi-epik’ düşüncesiyle yaptıklarının ‘mini’ bir halini sunuyor. Bill Condon-Guillermo Navarro ikilisinin dördüncü ve beşinci filmdeki ‘kırmızı’ ve ‘gri’ renk filtrelerinden yakaladığı masalsı doku ise yerine oturuyor. İlk filmdeki ‘mavi’nin üzerine artık ‘ışık’ gelmesin diye ‘gri’nin, soğuk hava koşullarının ve pusun eklenmesi bir ‘araç’ değil ‘amaç’ aslında. Burada da bu zorunlu uygulamanın üzerine Bella’nın vampirliği; çevikliğiyle, güneşe tepkisiyle, açlığıyla öğrenmesi bir ‘yeniden doğum’ süreci getirirken, esas olay biraz ‘ari ırktan çocuk’ta kopuyor.

Her bölüm farklı detayları kavramak için izlenebilir

‘Alacakaranlık’ efsanesi de ‘Cullen ailesi’ne ayrılan birinci, ‘kurt adamlar’a ayrılan ikinci, ‘western ya da kızılderili-kovboy çatışması geçmişi’ne ayrılan üçüncü, ‘vampir düğünü, ilk birliktelik ve yeniden doğum’a ayrılan dördüncü bölümün ardından ‘melez bir vampir’ temsiliyle açılımını yapıyor. Buna uzanırken farklı vampir meclislerini görmemiz, ‘çılgın bilim adamı’ niyetine konumlanan Carlisle’ın etrafında olup biteni anlamamız ve Volturi’lerin ‘hıristiyanlık’ hakimiyetlerini özel notlar arasında almamız şart hale geliyor.

Seri de büyük oranda bu postmodern ve çok katmanlı evreninden dökülenlerle ‘modern dünya’sındaki ‘kovboy-kızılderili’ çatışmasının ilerlemiş, dostane sürece teslim olmuş haliyle zirve yapıyor. Kendisinden bekleneni yerine getirirken “Dracula’s Daughter” (1943) tanımı için de yeni kurallar koyup “Nadja”vari (1994) bir karakter yaratacağının sinyallerini veriyor. Bundan sonra Summit, Reneesme için ‘Blade’esk vampir avcısı’ ya da ‘Bladella’ hikayesi yaratırsa şaşırmamak lazım.

Ancak serinin fenomene dönüşme sebepleri de her yerden sosyolojik, felsefi, mitik ve sinemasal bir detay çıkıp sahneyi esir almasıyla ilintili. Bill Condon’ın ‘öteki’ hikayesi anlatmakta başarılı olması, bu konuda birbirine bağlı son iki filmi (zaten ‘Şafak Vakti’ kitabının iki yarısını oluşturuyorlar) efsanenin ilk halkasının ‘başyapıt’ düzeyindeki ‘görsel kalitesi’ne yükseltip, ‘iki’ (“Yeni Ay”) ile ‘üç’ün (“Tutulma”) karanlık ve aşksal süreçlerinin pabucunu dama atmasını sağlıyor. Böylece ‘masalsı’ ve ‘çizgi romansı’ sıfatları yüksek bir tonlama zekasıyla devreye giriyor.

2000’lerdeki yenilikçi iki vampir filmi kaynağından biri

Thomas Alfredson’un “Gir Kanıma”sı (“Låt Den Rätte Komma In”, 2008) nasıl alt türün geleneklerinde bütün olması gereken kalıpları minimalize ettiyse, “Alacakaranlık” da katmanlı dallarla sararak her detayına yoğunlaşmaktan keyif alınan bir yapı inşa ediyor. Onun anti-vampir filmi duruşu, burada neo-vampir filmi olarak canlanıyor adeta.

Böylece 90’larda “Halka” (“Ringu”, 1998) ve “Altıncı His”in (“The Sixth Sense”, 1998) korku geleneğine ‘minimalizm’, ‘dinginlik’ ve ‘atmosfer’le yapması değişim geçiren tür sineması, bu kez bir başka ABD yapımı-ABD dışı proje izinde benzer süreci yaşatıyor. İlerleyen dönemde de muhtemelen bu her iki kaynak da kendi etkilerini devam ettirecektir. Hatta “Alacakaranlık”ın “Kana Susadım” (“Jennifer’s Body”, 2009), “Beastly” (2011) gibi şimdiden izini süren eserler ürettiğini söylemek mümkün. Bundan sonra da bize fenomene dönüşen serinin hangi katmanlarının daha belirgin iz bıraktığını incelemek düşüyor. Elbette Carter Burwell’in bestelediği piyano tuşlarından güç alan tema müziği ‘Bella’s Lullaby’yi mırıldanarak...

FİLMİN NOTU: 7
Kerem Akça | HaberTürk

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder